İlaç

Yapmak zorunda olduğun ama yapmak istemediğin ve bu yüzden kaçındığın, işinle ya da hayatınla ilgili tüm kararlar ve konuları çözmenin bir yolu var. 

Yapman gereken şeyi bir ilaç almak gibi düşün. Tadını beğenmek zorunda değilsin, büyük ihtimalle zaten tadından nefret ediyorsun, her seferinde sana zor geliyor ama sonuçları için tüm bu sıkıntıya, tatsızlığa katlanıyorsun. Bazen kısa bir an, bazen biraz daha uzun bir süre…

Kötü bir patron? Onu seni geliştirecek o tatsız şurup gibi düşün, sesini çıkartma, hızlı mideye indir ve etkilerini bekle. Bu durumdan öğren, notlarını al, kendini geliştir ve doğru zamanı, kendi zamanını bekle.

Her sabah egzersiz? Ne kadar zor geliyor değil mi? Yapmayı sevmek zorunda değilsin ama yine de yapmak zorundasın. Onu seni uzun vadede mutlu edecek, sağlığını ve mutluluğunu yoluna koyacak, o ”etkisini görmek için en az 2 ay düzenli kullanmalısınız” ilaçları gibi düşün. 

Evde yapman gereken o yüzlerce minik, sıkıcı, mide bulandırıcı ve sence gereksiz ev işleri? Onu da kullandığın için seni değil ama çevrendekileri mutlu edecek bir ilaç gibi düşün… Yapması zor, isteksizliği yenmesi ama ilacı yutunca mutluluğun tadı bambaşka…

İşte, bu yüzden, 

çok düşünme,

yut o ilacı

Emin ol, daha mutlu olacaksın. 

Ortak faydalarda birleşmek.

Her çalıştığım şirkette orası bana aitmişcesine çalıştım. Hiç zam istemedim, hep yapıldı. Tatil de çok az yaptım zira işime aşığım. 

Kendim ajans kurduğumda da en acemi olduğum zamandan -1999- bugüne kadar hep aynı şeyi savundum, sen ajans için elinden geleni yap, ajans da senin için herşeyi yapacaktır. 

Buna aile gibiyiz demek istemiyorum, çünkü aslında bu ortak faydalarda birleştiğin, üzerine de pozitif duygular koyduğun güçlü bir dayanışma modeli. 

Gerçekleri yadsımıyorum, tabii ki daha iyi teklifte her çalışan gitmeyi düşünebilir, tabii ki kötü senaryolarda işveren insan çıkartmayı düşünebilir. Ama eğer güçlü bir dayanışma sistemi varsa bu iki durumda bile çözümü daha pozitif şekillerde arayabilirsin. 

Çalışanın kendini geliştirdiği, bunun için yöneticileriyle plan yaptığı, aynı şekilde yönetimin de çalışandan kendi beklentilerini anlattığı ve iki tarafında kazanacağı şekilde planlanmış bir görev ve sorumluluk yapısı, bütünü tanımlamak gerekiyor. 

Bu sistem zaten beraberinde mutluluk, huzur ve bu sistemi sağlayan şirkette kalma hissi getiriyor çalışana. Eh, bir de üzerine kimyası tutan insanlar, aynı niyetler, arzular ve tutkular da eklenirse ortam enfes hale gelebiliyor. 

İşte böyle bir ekipte, zorlukları aşmak daha kolay çünkü, sadece yol üzerindeki problemler olarak görülüyor ve asla büyük resim unutulmuyor. 

Her yöneticinin bu ortak fayda sistemini nasıl kuracağını öğrenmesi gerekiyor. Çünkü ancak bu karşılıklı kazanım oldukça beraber çalışmaktan keyif duyduğumuz insanlarla devam edebiliriz, yoksa onları kaybetmeye mahkumuz … 

Kısaca ;

- Çalışanların gelişim haritasını çıkartın, onlara şirketin kısa ve uzun dönemde neler katacağını ”net” ve ”detaylı” olarak belirtin.

- Kendi beklentilerinizi de aynı netlik ve detayda belirtin, iş tanımı, sorumluluklar, gelişim süreci içerisinde beklenen davranışlar ve özellikler… gibi tüm konuları konuşun.

- Tüm bunları yazıya dökün ve üzerinde el sıkışın. 

- Belirli aralıklarla - genelde 6 ayda bir - bu detaylar üzerinden tekrar geçin, doğru ilerlendiğinden ve güncellendiğinden emin olun. 

Şimdiden başarılar! 

Kendine üzülmek kadar acınası bir durum var mı?

Burası Türkiye, naparsın? 

Ben daha iyiyim aslında ama çalıştığım yerde beni anlamıyorlar.

Harcanıyorum.

Hep kötü müşterilerle çalışıyorum

Şansım hiç yaver gitmedi.

Daha fazlasını yapamam.

Hiç beni koruyan, kollayan birisi olmadı. 

Çok gencim

Çok yaşlıyım

Yeterince bilgim yok.

Yeterince tecrübem yok. 

Ben bu işlere fazlayım. 

liste uzayabilir. Tüm bu ve benzeri mazeretlerle kendinize acımaktan sıkılmadınız mı? Potansiyelinizi ortaya çıkartmak varken, kendini bir kısırdöngüye kapatmak neden? 

Yapacaklarınızı düşünmek yerine yapmaya başlayın. 

Küçük adımlarla, küçük başarılarla. Bunlarla mutlu olun ama asla yetinmeyin. Bir adım daha atın. 

Emin olun, olduğunuz durumdan daha iyi bir yerde olacaksınız. 

Kendinize üzülmeyin, kendinizi bu halde bırakmaya üzülün. 

Duygusal mobbing yapıyorsunuz…

- Bence haksızsın.
- Bunu beğenmedim, bence daha iyi olabilir.
- Off, görmüyor musun meşgulüm! 
- Şimdi olmaz
- Bunu kaç kere anlatmak zorundayım sana?
- Cümlemi kesmezsen anlayacaksın
- Umrumda değil.

yerine, 

- Bunu konuşalım mı? Belki farklı bakış açıları yakalayabiliriz.
- Çok güzel olmuş, ama şurasına biraz baksak mı beraberce?
- Kusura bakma başımı kaldıramıyorum şu an, zahmet olmazsa biraz sonra konuşsak? 
- Seni dinlemek istiyorum ama bunu şimdi bitirmem lazım, 15 dk’ya ben sana geleyim?
- Hatırlar mısın bunu konuşmuştuk, şöyle yaparsak daha iyi olabilir sonuçlar.
- Anlıyorum, izin verirsen benim de eklemek istediğim birşeyler var…
- Seni tabii ki umursuyor ve dinliyorum, evet, söz sende..

demeyi öğrenelim. 

Duygusal olarak etrafa saldırmak, zarar vermek, üzmek, sıkıntıya sokmak çok ama çok kolay günümüzün meşgul dünyasında…

Insanlığımızı unutmayalım. 

Kültür ve Güven …

Şirket kültüründen bir nevi tam anlaşılamayan ve anlatması zor bir kavram gibi bahsediyor insanlar. 

Tamamen karşıyım. O yüzden tekrar net bir şekilde açıklamak ve neden önemli olduğunu anlatmak istedim.

En net anlatımla kültür, şirketin yapacağı iş değişse bile şirketin kimliğini koruyan şeydir. Yani sizin iş yapma ve yaşama şeklinizdir kültür. 

Bunu yaratamazsanız yerine gereksiz yoğunlukta süreçler, kontroller, adım adım yönetilen bir sistem gelir. Çünkü kültür güven yaratır, güveni yarattığınız zaman, bireyler kendi başlarına insiyatif alarak görevlerini yerine getirebilirler, kendi süreçlerini yaratabilirler ve bir bütünün parçası olarak hissettikleri için kendilerini bireysel ve ortak fayda için çalışabilirler.

Güven yoksa şüphe var, şüphe varsa birliktelik sadece maaş alan insanlar grubu demek. 

Kültür, günlük problemlerin içinde çok kolaylıkla önceliğini kaybedebilir ama buna izin vermeyin. Nefes almak gibi şirketin bir kültürü olmasına ve bunun anlaşılmasına da ihtiyacınız var…

Kültürü ve etiketlerini yaratmak zor biliyorum, ama bu yatırım yapmanız gereken bir konu. Yoksa asla istediğiniz o ekstra enerjiyi bulamayacaksınız ekibinizde…

Kadın…

Çocukken işimiz daha kolaydı. Canımız sıkıldığında, moralimiz bozulduğunda, birşeyler ters gittiğinde ana kucağında teselliyi bulabiliyorduk. 

Büyüdükçe bu zorlaştı. Çünkü aynı güven ve desteği başka birinden bulmak için harcanması gereken emeği henüz hayal edemiyorduk, ergenlik sağolsun. Belki de gerekli değildi, tüm o havailik ve eğlence dolu zamanlarda.

Sonra hayatın kendisiyle savaştığımız, tek başımıza kaldığımız o döneme geldik. Genç profesyoneller segmentine hoşgeldin genç dediler bir nevi. Savaştık, yenildik, başardık, patlattık, tekrar saldırdık. Bu dönemde iç gaz enerjimiz bize çok yeterliydi belki de… Ama yine de o çocukken ki gücü ve dayanağı anneden almaya çalışsak da, gönül bir akran arıyordu kendine… Aynı dili konuşabilmek istiyordu…

Sonra, sonra … O kadın girdi devreye… Ve yıllar sonra ilk defa üzüldüğünü göstermek problem olmadı, canının sıkkın olduğunu, yenildiğini, bazen savaşacak halin olmadığını göstermek ya da çocuk gibi sevindiğin şeyler olduğunu paylaşmak bir problem olmadı. 

Düşünce kaldırdı seni.
Üzülünce sildi gözyaşlarını. 
Sevinince senden çok sevindi. 
Sana kimse kızamazken o kızdı, gerektiği için.
Cesaretlendirdi, kimsenin adım atamayacağı yerlere girerken, 
Ve uyardı kimsenin uyarmaya cesaret edemeyeceği anlarda…

Biz erkekler çok şanslıyız, çünkü bir kadınla başlayan hayatımız, başka bir kadının özenli elleriyle korunmaya devam ediyor, hayatımızın en güzel zamanlarında.. Ne olursa olsun başarabiliriz bu sayede. 

Bir nevi arkamız sağlam yani…

Ve eğer şanslıysanız, bir kız daha girecek hayatınıza… İşte o hepsinden farklı olacak. En çok sizi sevecek, en çok size bakacak, en çok size sarılacak. 

Biz erkekler çok şanslıyız, hayatımızda bizi hep seven birileri, bir kadın var, bizi koruyan, seven, destek olan ve dünyamızı değiştiren.

Ve ben, tüm bunların hepsine sahip olduğum için çok şanslıyım, çok şükrediyorum. 

Beni ben yapan ve hayatımda olan tüm güzelliklere, sizi seviyorum. 

Uçurumu geçerken aşağıya bakmak…

Her macera filminde duyarız; ”geçerken sakın aşağıya bakma” diye… 

Asıl sıkıntı uçurumun kenarında aşağıya baktınız için karşıya geçip geçmeme kararını gözden geçirme durumunda oluyor. 

Hayatımızda yeni fırsatlar, olasılıklar bizim için bu uçurumun kenarı metaforunu yaratabilir. Yeni’nin korkusu, kaybetme veya başaramama korkusu bize uçurumun derinliklerinden yukarıya doğru bakıyor olacak her seferinde de…

Ama ilerlemek için korkuyu yenmek, aşağıya bakabilmek ve yinede ileriye doğru yürüyebilmek gerekiyor. 

Korkmak değil, gelişememek, yerinde saymak daha büyük bir canavar. Onu yenmek için sadece ileriye doğru yürüyebilme cesareti gerekiyor. 

İlk adımı beraber atalım… 

Sabah yataktan kalkabilmek…

İş sahibi, sorumluluk sahibi olsanız ya da olmasanız bile, insan ve Türk vatandaşı iseniz, bu aralar hayatınız çok zor. 

Her sabah yeni bir kötü habere uyanıyoruz, her sabah, yastık daha çok tatlı geliyor, kaslarımız daha bir zayıflaşıyor, hava daha bir ağırlaşıyor. Ve tüm bunlar beraberinde daha önceden de bildiğimiz ve bir şekilde dayandığımız başka acı gerçeklerle birleşiyor; Türkiye’de iş yapmanın zorluğu, insan kalitesinin düşüklüğü, herkesin güvensiz olması, sektör derinliği olmadıği için çocukca davranan yetişkinler, kariyer planı yapmaya izin vermeyen gündem ve hayallerimiz.

O zaman sabah yataktan kalkmayı nasıl başaracağız? 

Aslında çok zor bir soru bu; hayatınızda bulunduğunuz yere göre de cevabı değişiyor… Sorumluluğunuz olan insanlar varsa, onları düşünerek kalkacaksınız, ama bu ailenizdir, ama sevdikleriniz, ama şirketinizdeki ekibinizdir ya da belki sadece köpeğinizdir…

Eğer tek sorumluluğunuz sizseniz, ya da diğer insanları bile düşünemeyecek kadar derinlerdeyse bunalımınız, o zaman kalkmak zorunda olduğunuzu kendinize hatırlatacaksınız. Başarmak, yaşamak, birşeyleri değiştirmek için varolmak zorundasınız. Çünkü biz ortaklaşa çalışmadıkça, hepimiz birşeyleri düzeltmek için çabalamadıkça ve vazgeçmedikçe düzelmeyecek. 

Ve hayır, kendiniz için düzeltmeye çalışmıyorsunuz öncelikli olarak, amacımız bizden sonrakileri kurtarabilmek biraz da… 

Masallarda hep tek kişiler vardır, kurtaran durumu… Bu sefer öyle olmayacak… Ancak hepimiz çalışırsak başaracağız. 

zor, biliyorum.

ama yapacağız. 

Adam…

(Çok çok eskilerden… Unutmuşum bile yazdığımı…)

Bu parça ile iyi gider bu şiir aslında… 

Ağır ağır kalktı masadan adam, 

Hasretli bekleyişteki gözlerini pencerede bırakarak…

Odanın içinde dönüp durdu, dakikalarca,

Işığın oyunlarını izleyerek gölgesiyle, duvarlarda…

Özlemişti besbelli, 

Birikmişti özlemi duvar köşelerinde, pencere diplerinde…

Yağmur yağıyordu dışarıda, damlacıklar vuruyordu cama…

İzler bırakıyordu camdaki buğuda, çizdiği kalbi bozarak…

Düşünceleriydi duvardaki desen,

Belli ki bayağı karışıktı kafası, adamın…

Merdiven gıcırtısını duydu kulakları, 

Camdaki buğuya koştu, bakmak için kapıya,

Merakla döndü, gıcırtılar kulağında,

Saatin saniyesi durdu, bir an uzunluğunca…

Gölgelerin oyunu durdu, bir an uzunluğunda…

Adım sesleri yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı … ve …

Uzaklaştı…

Sandalyesine çöktü adam, ”Offf…” dedi, 

Sandalye adamın yerine…

Omuzları çöktü adamın, odada birikmiş özlemin ağırlığınca…

Gene yoktu gelen.

Yavaşça kalktı sandalyeden, 

Kulaklarını kapıda, gözlerini camda bırakarak…

Yaktı sigarasını, derin bir nefes çekti.

Dumanına boğdu düşüncelerini …ve..

Gözlerini yine buğulu penceresine çevirdi…

… 

Otuzyedi…Ve sonra tek bir gerçek kalıyor geriye…

5 yaşındayken en büyük isteğim büyümekti. Benim için büyümek 10 yaşına gelmekti o zaman. Hayattan beklentilerim okula gitmekti. Acaip meraklıydım okula gitmeye. 10 yaşına geldiğimde o kadar da merak edilecek bir şey olmadığını öğrenmiştim. 

15 yaşıma geldiğimde tüm isteğim üniversiteye gitmekti. Artık hayatımda ne yapacağıma karar verecektim ve geleceğimi çizecektim. Ve yıllar çok hızlı geçti, belki de hayatımın en iyi yıllarıydı (bunu sonra anlayacaktım, Kabataş Erkek Lisesinin bana kattıkları çok sağlam dostlar ve hayat boyu bana yön verecek bir düşünme şekli oldu) Üniversiteye geldiğimde hayal kırıklıklarımın en büyüğünü yaşadım. 

Yaş oldu 20. Çalışıyordum, ve bu zamana kadar ki deneyimlerimle daha kısa ve ayağı yere basan hayaller kurmak konusunda kendimden emindim. 40 yaşımı planladım. Dedim ki, 60 yaşında emekli olmak yerine 40 yılı 20 yılda çalışarak bitirecektim. İki katı çalışmam gerekiyordu, bundan korkmuyordum, hatta heyecanla bekliyordum. 

Şimdi 37 yaşındayım… Kendime verdiğim 40 yaşı sözümü hala tutuyorum, en azından çalışma miktarı anlamında… Elimden geleni yaptım bugüne kadar, fırsatları değerlendirmek, acılardan ve hatalardan ders almak, mütevazi kalmak, etrafıma iyi insanlarla doldurmak, iyi insanlar yetiştirmek ve işimi iyi yapmak adına. Ve görüyorum ki bu 17 yıl sanki 5 yaşından 10 yaşına geçen süre kadar hızlı geçmiş!!! Kendimi kesinlikle 37 hissetmiyorum, 24 belki ;) 

40 yaşımda ilgili kararımı değiştirdim, emeklilik için çok erken olduğuna karar verdim. Bir 5 yıl daha koydum kendime. Ama o 5 yılı, 10 yıl gibi her anını hissederek geçirmek istiyorum, çünkü sonraki -ne kadar olduğunu bilmediğim- zamanı daha iyi yaşamak, daha huzurlu ve daha ‘canlı’ olmak için kullanmak istiyorum. Ailemle, mümkünse mutlu, huzurlu ve onları (daha çok) seyrederek. 

Zamanın çok öznel bir kavram olduğunu düşünüyorum, benim için bu kadar hızlı geçen bir zaman, başkası için çok zor geçmiş olabilir. Neticede ufak bir noktayız uzayda hepimiz, ama benliklerimiz ve egolarımız bizim bu büyük gerçeği unutmamıza neden oluyor. Böylece her şey bize çok önemli geliyor öyle olmasa da… Tüm acılar unutuluyor, sevinçlerimizin de unutulduğu gibi. 

Sonuçta tek bir gerçek kalıyor geriye, o da CV’niz değil, insanlarda bıraktığınız izler, sizin için değer verdiğiniz insanların arkanızdan neler söylediği. 

O yüzden birikiminizi - hem maddi hem akli - deneyim yaratmaya, değer yaratmaya harcayın. Gerisi zaten yüzdeyüz geçici! 

İşte böyle bir kafayla girdim otuzyedi yaşına. Sonumuz hayrola ;) 

Bir takımın parçası olmanın dayanılmaz hazzı

Bireysel gelişimin en önemli parçalarından birisi, başkalarıyla beraber üretebilme, başarabilme ve bunu sürdürebilme yeteneği… 

Takım içinde çalışmak bir çok insanı farklı şekillerde zorluyor ; kendileri olamıyorlar, bazen kendilerini fazla, bazen az gösteriyorlar, samimiyetten ve eleştriden korkuyorlar, insanlarla anlaşamıyorlar…

Tüm bunları yenme noktasında, yapıcı eleştri yapabilme yeteneğini geliştirmiş olmak ve özveri kelimesini hayatının bir parçası haline getirmiş olmak gerekiyor. Özveri? evet, gerçekten de özveri, takımın başarısı için bireysel egolardan vazgeçmek ve geleceğe yatırım yapabilmek gerekiyor. 

Sürdürülebilir kılmak da yine takımın parçası olma deneyimini iyi tasarlamakta yatıyor. Geribesleme yapmak, takımı birarada tutan değerleri çok net çıkartmak, nereye gidiyoruz sorusunu sık sık sormak ve başarıların keyfini sürmek gerekiyor…

Bundan korkmayın. 

Yalnız bir başarı kadar tatsız bir şey yok. 

Sanat ve Reklam

Reklam, içgörünün peşindedir … O insani ortak iç sesi yakalayıp, kitleleri harekete geçirmeye çalışır…

Sanat ise içgörünün izdüşümü peşindedir, onu hikayeleştirmez, onu yeniden tasarlar, onu yeniden hayal eder, bambaşka bir evrene dönüştürür. Amacı bizi içinde olduğumuz dünyadan başka bir yere götürmektir. 

Reklam bir mesaj vermek derdindedir, nihayetinde bir ürünün yansımasıdır. Ne olursa olsun, altta gizli bir şeyler vardır… 

Sanat ise tamamiyle çıplaktır. Anlamsızlığa varırcasına çıplaktır. Bireyin yansımasıdır, onun hayallerinin, rüyalarının, acılarının, sevinçlerinin … Seni kendisiyle yalnız bırakır… kendi başına…

Reklam ulaşmak, yayılmak zorundadır, güdümlü bir füzedir her reklam. Kitle algı silahidır. Aynen atom bombası gibi kitleleri etkilemek ve iz bırakmak üzerine tasarlanmıştır. Amacı, hedefi ve kaçınılmaz bir etkisi vardır.

Sanat yalnızdır. Keşfedilmek ister. Ulaşmak istemez, ulaşılmak ister. Bir yansıma, bir kurtuluş, bir iç dökme, bir dışavurumdur. Bir nevi saklanması gereken birşeydir. Ta ki sanatçı onu dışarı çıkartana kadar. O zaman bile yarı saklıdır. Onu bulmanız gerekir. 

…Ve fakat, bu iki ayrı dünya bazen buluşur. Bazen sanatçı zihinler ile reklamın yaratıcı dehaları bir kesişme kümesinde birleşir ve ortaya bambaşka bir şey çıkar. 

İçgörülerden beslenen ama izdüşümünü hayalci bir gerçeklikle gösteren, mesajını bir dışavurumla anlatan, sessiz, içini kapanıp bir mücevher ortaya çıkar. 

İşte bir büyük sektör, hepimiz, o an için yaşıyoruz… 

Ajanslarla çalışırken yıllık planlama yapmak neden önemli?

Güzel Türkiyemde yine her boyutta projeye konkur yapılır oldu. Yakında banner kampanya için konkur duyarsam şaşırmayacağım. Burada 2 temel yanlış var. 

- Bir ajansı asla tek projede tanıyamazsınız. Briefi siz yanlış verdiyseniz ne olacak? Bütçeyi yanlış planladıysanız ne olacak? Ajans doğrusunu anlatsa da dinlemezsen ne olacak? Bununla ilgili daha önce bir yazı yazdım, onu buradan okuyalım. 

- İkinci temel yanlış, bugünün konusu. Bir ajans seçerken, en az bir yıl çalışmaya karar vermiş olmanız lazım. Ve bu karar tek başına bir şey anlam ifade etmiyor, yıllık planlama yapmadığınız takdirde.

Yıllık planlama, ajansa ve size hedef koymanızı, genel bir resmi görmenizi, hangi pazarlama platformlarını ne için kullanacağınızı, hangi özel günleri, kampanyaları nasıl bir bütçe ve proje tipiyle destekleyeceğinizi, özetle markanızın iletişim ve pazarlama kanallarını bir yıl içerisinde nereden nereye getirebileceğinizi netleştirebilirsiniz. 

Bunu yapmayan markalar ve ajanslar biraz akışına bırakıyorlar işi, o zaman da sonuçlar da piyangodan bilet çekmekle aynı şansa sahip. 

iyi bir planda mutlaka bir strateji, platform haritasi, hedefler ve başarı göstergeleri ve bütçe dağılımı olmalı. 

Ajanslarınıza lütfen bütçesiz plan çalıştırmayın. Boşa yaktığımız kreatif enerjiyle Türkiye çoktan 23. yüzyıla ulaşmıştı şimdiye. 

Kanatlarınız kim, kökleriniz kim?

Hayat boyunca bir çok zorluklara karşılaşacaksın. Bunların hepsini tek başına çözemeyeceksin, baştan kabul et. 

Sana kanatlar gerekecek, seni yukarı taşıyacak, güneşin tüm o karanlık bulutlar arkasında hala var olduğunu hatırlatacak. Herşeyden ümidini kestiğinde seni yeni ufuklara taşıyacak, başını asla düşürmeyecek kanatlara ihtiyacın olacak. 

Kanatlar seni yukarı taşıdıkça ağırlığın artacak, karakterin belki bozulacak ya da geldiğin yeri unutmaya başlayacaksın.

Bu sefer kökler gerekecek sana, senin yere sağlam basmanı sağlayacak, seni sen yapan toprağa seni bağlayacak, damarlarındaki kanı nereden aldığını sana hatırlatacak… Yolunu şaşırdığında sana kendini hatırlatacak, kaybolduğunda güç verecek, hayat olacak, sırtına başarının yükü yüklendikçe taşımana yardım edecek. 

Kanatlarını ve köklerini iyi seç ki, ne zorluklardan kork, ne de başarını sana kim olduğunu unutturmasından… 

Kendin olamadıktan sonra, gerisi neye yarar? 

1 2 3 4 5