Otuzyedi…Ve sonra tek bir gerçek kalıyor geriye…

5 yaşındayken en büyük isteğim büyümekti. Benim için büyümek 10 yaşına gelmekti o zaman. Hayattan beklentilerim okula gitmekti. Acaip meraklıydım okula gitmeye. 10 yaşına geldiğimde o kadar da merak edilecek bir şey olmadığını öğrenmiştim. 

15 yaşıma geldiğimde tüm isteğim üniversiteye gitmekti. Artık hayatımda ne yapacağıma karar verecektim ve geleceğimi çizecektim. Ve yıllar çok hızlı geçti, belki de hayatımın en iyi yıllarıydı (bunu sonra anlayacaktım, Kabataş Erkek Lisesinin bana kattıkları çok sağlam dostlar ve hayat boyu bana yön verecek bir düşünme şekli oldu) Üniversiteye geldiğimde hayal kırıklıklarımın en büyüğünü yaşadım. 

Yaş oldu 20. Çalışıyordum, ve bu zamana kadar ki deneyimlerimle daha kısa ve ayağı yere basan hayaller kurmak konusunda kendimden emindim. 40 yaşımı planladım. Dedim ki, 60 yaşında emekli olmak yerine 40 yılı 20 yılda çalışarak bitirecektim. İki katı çalışmam gerekiyordu, bundan korkmuyordum, hatta heyecanla bekliyordum. 

Şimdi 37 yaşındayım… Kendime verdiğim 40 yaşı sözümü hala tutuyorum, en azından çalışma miktarı anlamında… Elimden geleni yaptım bugüne kadar, fırsatları değerlendirmek, acılardan ve hatalardan ders almak, mütevazi kalmak, etrafıma iyi insanlarla doldurmak, iyi insanlar yetiştirmek ve işimi iyi yapmak adına. Ve görüyorum ki bu 17 yıl sanki 5 yaşından 10 yaşına geçen süre kadar hızlı geçmiş!!! Kendimi kesinlikle 37 hissetmiyorum, 24 belki ;) 

40 yaşımda ilgili kararımı değiştirdim, emeklilik için çok erken olduğuna karar verdim. Bir 5 yıl daha koydum kendime. Ama o 5 yılı, 10 yıl gibi her anını hissederek geçirmek istiyorum, çünkü sonraki -ne kadar olduğunu bilmediğim- zamanı daha iyi yaşamak, daha huzurlu ve daha ‘canlı’ olmak için kullanmak istiyorum. Ailemle, mümkünse mutlu, huzurlu ve onları (daha çok) seyrederek. 

Zamanın çok öznel bir kavram olduğunu düşünüyorum, benim için bu kadar hızlı geçen bir zaman, başkası için çok zor geçmiş olabilir. Neticede ufak bir noktayız uzayda hepimiz, ama benliklerimiz ve egolarımız bizim bu büyük gerçeği unutmamıza neden oluyor. Böylece her şey bize çok önemli geliyor öyle olmasa da… Tüm acılar unutuluyor, sevinçlerimizin de unutulduğu gibi. 

Sonuçta tek bir gerçek kalıyor geriye, o da CV’niz değil, insanlarda bıraktığınız izler, sizin için değer verdiğiniz insanların arkanızdan neler söylediği. 

O yüzden birikiminizi - hem maddi hem akli - deneyim yaratmaya, değer yaratmaya harcayın. Gerisi zaten yüzdeyüz geçici! 

İşte böyle bir kafayla girdim otuzyedi yaşına. Sonumuz hayrola ;) 

Bir takımın parçası olmanın dayanılmaz hazzı

Bireysel gelişimin en önemli parçalarından birisi, başkalarıyla beraber üretebilme, başarabilme ve bunu sürdürebilme yeteneği… 

Takım içinde çalışmak bir çok insanı farklı şekillerde zorluyor ; kendileri olamıyorlar, bazen kendilerini fazla, bazen az gösteriyorlar, samimiyetten ve eleştriden korkuyorlar, insanlarla anlaşamıyorlar…

Tüm bunları yenme noktasında, yapıcı eleştri yapabilme yeteneğini geliştirmiş olmak ve özveri kelimesini hayatının bir parçası haline getirmiş olmak gerekiyor. Özveri? evet, gerçekten de özveri, takımın başarısı için bireysel egolardan vazgeçmek ve geleceğe yatırım yapabilmek gerekiyor. 

Sürdürülebilir kılmak da yine takımın parçası olma deneyimini iyi tasarlamakta yatıyor. Geribesleme yapmak, takımı birarada tutan değerleri çok net çıkartmak, nereye gidiyoruz sorusunu sık sık sormak ve başarıların keyfini sürmek gerekiyor…

Bundan korkmayın. 

Yalnız bir başarı kadar tatsız bir şey yok. 

Sanat ve Reklam

Reklam, içgörünün peşindedir … O insani ortak iç sesi yakalayıp, kitleleri harekete geçirmeye çalışır…

Sanat ise içgörünün izdüşümü peşindedir, onu hikayeleştirmez, onu yeniden tasarlar, onu yeniden hayal eder, bambaşka bir evrene dönüştürür. Amacı bizi içinde olduğumuz dünyadan başka bir yere götürmektir. 

Reklam bir mesaj vermek derdindedir, nihayetinde bir ürünün yansımasıdır. Ne olursa olsun, altta gizli bir şeyler vardır… 

Sanat ise tamamiyle çıplaktır. Anlamsızlığa varırcasına çıplaktır. Bireyin yansımasıdır, onun hayallerinin, rüyalarının, acılarının, sevinçlerinin … Seni kendisiyle yalnız bırakır… kendi başına…

Reklam ulaşmak, yayılmak zorundadır, güdümlü bir füzedir her reklam. Kitle algı silahidır. Aynen atom bombası gibi kitleleri etkilemek ve iz bırakmak üzerine tasarlanmıştır. Amacı, hedefi ve kaçınılmaz bir etkisi vardır.

Sanat yalnızdır. Keşfedilmek ister. Ulaşmak istemez, ulaşılmak ister. Bir yansıma, bir kurtuluş, bir iç dökme, bir dışavurumdur. Bir nevi saklanması gereken birşeydir. Ta ki sanatçı onu dışarı çıkartana kadar. O zaman bile yarı saklıdır. Onu bulmanız gerekir. 

…Ve fakat, bu iki ayrı dünya bazen buluşur. Bazen sanatçı zihinler ile reklamın yaratıcı dehaları bir kesişme kümesinde birleşir ve ortaya bambaşka bir şey çıkar. 

İçgörülerden beslenen ama izdüşümünü hayalci bir gerçeklikle gösteren, mesajını bir dışavurumla anlatan, sessiz, içini kapanıp bir mücevher ortaya çıkar. 

İşte bir büyük sektör, hepimiz, o an için yaşıyoruz… 

Ajanslarla çalışırken yıllık planlama yapmak neden önemli?

Güzel Türkiyemde yine her boyutta projeye konkur yapılır oldu. Yakında banner kampanya için konkur duyarsam şaşırmayacağım. Burada 2 temel yanlış var. 

- Bir ajansı asla tek projede tanıyamazsınız. Briefi siz yanlış verdiyseniz ne olacak? Bütçeyi yanlış planladıysanız ne olacak? Ajans doğrusunu anlatsa da dinlemezsen ne olacak? Bununla ilgili daha önce bir yazı yazdım, onu buradan okuyalım. 

- İkinci temel yanlış, bugünün konusu. Bir ajans seçerken, en az bir yıl çalışmaya karar vermiş olmanız lazım. Ve bu karar tek başına bir şey anlam ifade etmiyor, yıllık planlama yapmadığınız takdirde.

Yıllık planlama, ajansa ve size hedef koymanızı, genel bir resmi görmenizi, hangi pazarlama platformlarını ne için kullanacağınızı, hangi özel günleri, kampanyaları nasıl bir bütçe ve proje tipiyle destekleyeceğinizi, özetle markanızın iletişim ve pazarlama kanallarını bir yıl içerisinde nereden nereye getirebileceğinizi netleştirebilirsiniz. 

Bunu yapmayan markalar ve ajanslar biraz akışına bırakıyorlar işi, o zaman da sonuçlar da piyangodan bilet çekmekle aynı şansa sahip. 

iyi bir planda mutlaka bir strateji, platform haritasi, hedefler ve başarı göstergeleri ve bütçe dağılımı olmalı. 

Ajanslarınıza lütfen bütçesiz plan çalıştırmayın. Boşa yaktığımız kreatif enerjiyle Türkiye çoktan 23. yüzyıla ulaşmıştı şimdiye. 

Kanatlarınız kim, kökleriniz kim?

Hayat boyunca bir çok zorluklara karşılaşacaksın. Bunların hepsini tek başına çözemeyeceksin, baştan kabul et. 

Sana kanatlar gerekecek, seni yukarı taşıyacak, güneşin tüm o karanlık bulutlar arkasında hala var olduğunu hatırlatacak. Herşeyden ümidini kestiğinde seni yeni ufuklara taşıyacak, başını asla düşürmeyecek kanatlara ihtiyacın olacak. 

Kanatlar seni yukarı taşıdıkça ağırlığın artacak, karakterin belki bozulacak ya da geldiğin yeri unutmaya başlayacaksın.

Bu sefer kökler gerekecek sana, senin yere sağlam basmanı sağlayacak, seni sen yapan toprağa seni bağlayacak, damarlarındaki kanı nereden aldığını sana hatırlatacak… Yolunu şaşırdığında sana kendini hatırlatacak, kaybolduğunda güç verecek, hayat olacak, sırtına başarının yükü yüklendikçe taşımana yardım edecek. 

Kanatlarını ve köklerini iyi seç ki, ne zorluklardan kork, ne de başarını sana kim olduğunu unutturmasından… 

Kendin olamadıktan sonra, gerisi neye yarar? 

Yeni yılda unutmamanız gereken 10 şey…

1- Seçim yapmayı öğren 

2- Beraber çalışacağın insanları seçerken dikkat et

3- Karma’ya inan, her zaman iyilik peşinde ol 

4- Hayata devam etmek için optimist ol ama gerçekçiliği unutma! 

5- Daha fazlasını yapacak enerjiyi bul…

6- Başarmaktan başka seçenek olmadığını artık kabul et. 

7- İnanç olmadan yapamayacağını öğren

8- Lidersen, bunlara dikkat et…

9- Yapıcı eleştricinin sesini tanı…

10- Her zaman haklı çıkmaman gerektiğini kabul et.

Herkese süper bir 2014 diliyorum, daha sık yazmaya çalışacağım! 

Yılbaşılarına çok fazla görev yüklüyoruz

Çünkü hepimizin yeni başlangıçlara, sıfırdan başlama hissine ihtiyacımız var. Çünkü birşeylerin önümüzdeki dönemde eskisine göre daha iyi olacağı hissi bizi daha güçlü yapacak. 

Ama bu hisse aslında her gün sahip olabiliriz. Yılbaşını beklememize gerek yok, her sabah kalktığımızda o günü daha iyi, daha başarılı, daha mutlu ve huzurlu olmayı hedefleyerek yaşayabiliriz. Bu sayede daha küçük adımlarla yavaş yavaş istediğimiz mutluluklara ulaşabiliriz. 

Yılbaşına haksızlık ediyoruz, önceki yılı kötülüyor ve önümüzdeki yıldan büyük beklentilerimiz olduğunu söylüyoruz. Ama asıl başarı, aslında bir çok küçük zaferden oluşur. Bunun içinde herşeyin kendiliğinden olması yerine, harekete geçmemiz ve ilk günden itibaren azimle kararlarımızı hayata geçirmemiz ve her günü sanki yılbaşıymışcasına bir heyecanla, azimle ve yeni başlangıçlar hissiyle yaşamamız gerekiyor. 

Herkese iyi yıllar… ;) 

Viral’in değişen kriterleri…

Yıllar önce viral video diye bir kavram ortaya çıktığında yine çok tartışılmıştı. Sonunda da, aklı selim tüm insanlar aslında viral video diye birşeyin olmadığını, bir videonun belirli bir organik yayılma hareketini gösteriyorsa viralleştiği yönünde ortak karara vardı. 

Bugün geldiğimiz noktada ne viraldir, ne değildir tanımını tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. 

Daha çok kişiye ulaştırılmış video, viral video değildir, iyi bir reklam planlamasıdır. Bunun altını net bir çizelim öncelikle. 

Adage’in 2013’ün en çok izlenen viralleri listesindeki işlerin neredeyse tamamı televizyon reklamı. Bir çoğu içinde viral öğeler bile barındırmıyor, iyi çekilmiş ya da iyi bir fikir barındıran televizyon reklamı. 

Peki neden viral listesindeler? Çünkü o dönem en çok izlenmişler, en çok konuşulmuşlar. Nasıl bu kadar çok izlenmişler? Tabii ki iyi bir medya planıyla ve yatırımıyla. 

Markalar son 2 yıl içerisinde, (Türkiye’de de son 6 ay içerisinde) Youtube reklam modellerinin ne kadar verimli bir izlenme geri dönüşü getirdiğini keşfetti ve TV’ye harcadıkları paranın çok çok daha azıyla milyonlara ulaşabildiklerini net bir şekilde gördüler.

Bu noktada öne çıkan şey, youtube preroll reklamlarının video izlenme sayılarına ekleniyor olması gibi ‘küçük’ bir detay ve büyümekte olan youtube içerik networkleri üzerinden efektif seeding yapmanın çok çok kolay olmasının da sağladığı katkı…

Bu durumda bakmamız gereken şey artık sadece youtube’daki izlenme sayısı mıdır? 

Hayır. Bunun yanısıra bakmamız gereken bir kaç şey daha var, 

Öncelikle videonun reklam ve organik izlenme oranları önemli. Burada organik yayılma %20 lerin altındaysa, yaptığımız işin yayılma etkisi yaratmasının çok düşük olduğunu varsayabiliriz.(Özetle her 5 kişiden biri videoyu reklamdan değil, bir arkadaşından görür mü diye soruyoruz burada…)

İkincil olarak, günlük muhabbetin içine girdi mi diye bakmak gerekiyor. Twitter, facebook gibi mecralarda bir sohbet yarattı mı? Türkiye pazarı özelinde, sözlüklerde entry’ler açılmış, altlarında muhabbet dönüyor mu? Günler geçtikçe bu mecralardaki sohbet artıyor mu? 

Tüketici bir reaksiyon gösteriyor mu işe karşı? Kopyasını yapıyor mu, sözlerini paylaşıyor mu, ekran görüntüsü alıp üzerine birşeyler yazıp atıyor mu, günlük durumların içerisinde kullanıyor mu gördüğü esprileri? 

Özetle,
- dikkatini çekti mi?
- reaksiyon verdirtti mi?
- üzerinde konuşturdu mu?
- ve tabii ki yayma arzusu yarattı mı? 

diye toparlayabiliriz.

Bunlara ek olarak, tüketicinin güncel dertlerine dokunuyorsa bence bonusu var yapılan işin. Böylece daha çok hatırlanıyor, konuşuluyor ve üzerinde diyalog geliştiriliyor. 

O zaman ne yapıyoruz? Youtube rakamları yanısıra, reach’e, konuşmanın sürekliliğine, izleme-konuşma-paylaşılma üçgenindeki oranlara, benimsenmeye de bakıyoruz. 

Ancak bu değerlerin pozitif artışı bir işin viral olup olmadığını belirleyebilir. Sadece bir rakama bakarak, bir video’ya viral demeyelim. Koca sektör ağlıyoruz sonra … 

Tavsiyenin değeri

Önce birşeyi netleştirelim; gerçek tavsiye ancak sizi tanıyan ve size tavsiye verecek kadar zaman ayıran / değer veren birinden gelebilir. Bunun dışında alacağınız tavsiyeler daha çok yaşanmış ve öğrenilmiş doğruların paylaşılmasıdır, tecrübe diyelim hatta bunlara tavsiye demeyelim. 

Tavsiye daha kişiseldir, daha özeldir ve daha spesifik olarak sizi ileriye taşımayı hedefler. 

Hayatta tavsiye alabileceğiniz bir kaç kişi olmasında çok büyük fayda var. Çünkü hiçbir zaman kendimizi yüzde yüz tanıyamadığımız gibi, dışardan nasıl anlaşıldığımızı da bilemeyeceğiz. Bu yüzden sağlam gözlemlere ve tavsiyelere ihtiyacımız var. 

Hayatımın en kritik anlarında beni depresyondan çekip çıkartan, doğru yola yönlendiren, hatta kontrol altında tutan (uçup kaçmaya çok müsaitim) ve ciddi gözlemlerle, derinlemesine tavsiye veren insanlar var hayatımda. Onlar olmasaydı, yapamazdım bir çok şeyi. 

İşte bu yüzden gerçek tavsiyenin değeri ölçülemez. Ufacık bir konuda bile olsa fark yaratmanızı sağlar çünkü. 

Dinlemeyi biliyorsanız tabii. 

Haklı çıkmanın bedeli.

Hepimiz, her tartışmadan haklı çıkmayı tabii ki istiyoruz. 

Hatta, bunun için elimizden geleni yapıyoruz. Bazılarımız için bu noktada gözler kararıyor, tek önemli şey o tartışmadan haklı çıkmak oluyor. 

Peki, haklı çıkmanın bedelini düşünüyor muyuz?

Bazen karşımızdakini kırmamak, ya da onun haksızlığını o kadar da sert vurgulamamak, ya da orta yerde yüzüne vurmamak yani özetle susabilme erdemini göstermek çok daha değerli.

Daha uzun süreli ilişkiler için - her ne tipte olursa olsun - bazen haklı çıkmanın bedelini ödemek yerine susmayı tercih etmek gerekiyor. 

Belki de, zaten karşınızdaki insanlar bunu yapıyorlar… Hiç düşündünüz mü? Belki de her tartışmanın galibi aslında siz değilsiniz…

Bence haklı çıkmanın bedelini ve yükünü bir tekrar düşünün. Neyle neyi değiş tokuş ettiğimize her zaman dikkat etmemiz gerekiyor. 

”Bir sonraki trend nedir?”

Heralde yıl boyunca ve özellikle yılın bu aylarında en çok bana sorulan soru bu… Bir trend analist’i olarak, bu sorunun sorulmasını normal karşılıyorum. Önceleri bu soruya daha teknik cevaplar veriyordum ( lokasyon bazlı servisler, mobil, sosyal medya, tabletler, içerik bazlı pazarlama vb) ama artık daha doğru ve farklı bir cevap verdiğimi düşünüyorum. 

Bir sonraki trend nedir? 

Bir sonraki trend, sizsiniz.

Bir sonraki trend, içgörülerin, insani hikayelerin anlatılması, kalbe dokunan işlerin yapılması. Çünkü artık markalar, dikkatin bu kadar dağınık olduğu, bu kadar mesaj kirliliğinin olduğu ve marka sadakatinin gittikçe düştüğü bir dünyada, sadece ve sadece gerçek tüketici içgörüsüyle hareket ve kalbe dokunan işler yapar ve onları seven tüketicilerine konuşursa birşeyler başarma şansı var. 

O yüzden unutun teknolojileri, süslü kelimeleri, yeni çıkan teknolojik aygıtları… Gerçek bir tüketici isteği, arzusu, duygusu üzerine inşaa edilmemiş bir projede hangi teknoloji kullanılırsa kullanılsın başarısız olacak. 

O yüzden biz pazarlamacılar, reklamcılar için kalbe dokunan, müşteriyi anlatan ve onun dikkatini çeken işler yeni trend. Hatta tek yapmamız gereken şey. 

İşimiz zor ;) 

( Hangi teknolojiler diye illa soruyorsanız, 3d printing, Mobil ve TV’nin ortak çalıştığı projeler, içerik pazarlaması, video içeriğin farklı mecralarla entegrasyonu, oyunlaştırma ve nihayet sosyal CRM derim bu arada) 

En güçlü ağacın çok derin kökleri vardır



Temelde insan olarak yaşamak çok zor değil. Ortalama bir hayat yaşıyorsak riskler yüksek değil, başarılar büyük değil, beklentiler ortalama ve böyle 50-60 yıl geçiveriyor. 

Bizim güçlü durup durmadığımızı gösteren şeyler hayattaki krizler, zorluklar. Ne zamanki bir zorlukla karşılaşıyoruz ve bu zorluktan galip çıkabiliyoruz, bizi geliştiriyor, büyütüyor, olgunlaştırıyor. 

Ama tüm bu zorluklarla karşılaştığında ayakta duramayan, yıkılan, morali bozulan, üzülen ve bunu aşamayan binlerce insan görüyoruz. Düşününce sebebini anlamak çok da zor değil. 

Sağlam değerleriniz, temelleriniz ve sizi olduğunuz insan olarak tutan ve iyiye doğru geliştiren bir çevreniz yoksa, ayakta durmak çok zor. Tıpkı yüzyıllık meşe ağaçları gibi, biz de köklerimizi derinlere kadar geliştirmeli ve gücümüzü değerlerimizden, ailemizden ve sevdiklerimizden almalıyız.

Prensipleriniz yoksa, değer verdiğiniz kavramlar yoksa, savaştığınız gerçekler yoksa, hayatta bir yere tutunmadan ayakta durmanız çok zor. Neden hala savaşıyorum? sorusuna cevap verebiliyor olmanız gerekiyor. Kendi gerçekliğinizi bulmanız gerekiyor. 

Ve böylece hayatınız boyunca gelişirken, sağlam bir ağaç gibi çevrenize de faydanız olabilir, onları koruyan ve zorlandıklarında sırtlarını dayayabilecekleri sağlam bir arkadaşları, eşleri, sevdikleri olabilirsiniz.

Görev zor, ama ödülü de bir o kadar keyifli…

Verimliliği arttırma - Evernote ve gizli silahim IFTTT

Uzun zamandır Evernote ile ilgili sevgimi gösterecek bir yazı yazmak istiyordum, kısmet bugüneymiş… 

Bu yazının gizli kahramanı ise IFTTT … Bu sistemi yıllardır kullanıyorum ve hayat kurtardığını söyleyebilirim. Ne işe mi yarıyor? Internetteki tüm platformları bu sisteme bağlayıp, kurallar tanımlayıp yönetebiliyorsunuz! Çılgınca değil mi? Hayat kurtarıyor hayat! ( ifttt için ayrı bir yazı mı yazsam acaba?) 

Evernote bulut bazlı bir not tutma yazılımı. Bilgisayarınızda bir ikon olarak duruyor ve herşeyi not almanızı, not defterleri yaratmanızı ve tüm cihazlarınızdan ( bilgisayar, tablet, telefon) ulaşıp kullanabilmenizi sağlıyor. 

Ama bu kadarla kalmıyor tabii ki, size kendi kullanım şeklimden örnekler vermek istiyorum, önce en çok bilinenlerle başlayacağım; 

- Etiketleri kullanarak aradığın şeyleri kolaylıkla bul.

Etiketleme sistemi Evernote kullanımı için kritik. Herşeye mutlaka etiketler ekleyin. Çok fazla etiket yaratmak ya da çok birbirine benzer etiketler kullanmak uzun süreçte zorluk çıkartır. 

- Kendinize attığınız mailleri kolaylıkla Evernote’a ekleyin

Evernote kullanıcılarının kendine ait özel e-mail adresleri var, bunlara attığınız herşey Evernote içerisinde bir deftere ekleniyor. Hesap ayarlarından bu mail adresinizi bulabilirsiniz.

- Yazıları şifrele:

Bir yazı yazdıktan sonra tek yapmanız gereken sağ tıklayıp, yazıyı şifrele demek ve bir keyword belirlemek. 

- Favorilediğim tüm tweet’leri bir defterde sakla

(Resme tıklayarak tarife gidiniz) 

- Unutmak/Kaybetmek istemediğim mailleri bir defterde sakla:

Bu da benim en sevdiğim özelliklerden, IFTTT’de özel bir mail adresi tanımlıyorsunuz, hangi maile bu mail adresi CC olarak koysanız ya da bu adrese atsanız, otomatik olarak bir evernote özel defterine ekleniyor! Ya da bunu bir label ekleme ile de yapabilirsiniz. 

- (Gmail kullanıyorsanız) ‘?’ ya da ‘!’ ile işaretlediğim mailleri bir defter sakla.

Yine aynı mantık, ama buradaki enfes nokta, Gmail’in tüm özel arama filtreleri için ayrı defterler, notlar yaratabiliyorsunuz! 

- Amazon alışveriş faturalarımı bir defterde topla:

Benim gibi dağınık kafaları biriyseniz, tüm internet alışveriş faturalarınızı evernote’ta toplayabilirsiniz, tek yapmanız gereken şey, arama filtreleri yaratıp, bunları IFTTT üzerinden kurallar haline getirmek. 

- Facebook status’lerini bir defterde biriktir : 

Yine meraklısına :) 

- Tatil planını Evernotte toparla sonra Xing (iPhone app) ile takip et, geliştir

Bu son aksiyonum, önce gideceğim yer için bir foursquare listesi yaratıyorum, sonra bu listeyi Evernote’a entegre ediyorum. Evernote için özel olarak geliştirilen Xing iphone App’iyle bu listeyi ve Evernote içerisinde yarattığım notları, fotoğrafları, arkadaş tavsiyelerini birleştirip, tüm tatil deneyimini tek bir yere entegre ediyorum! 

Sizin de kullandığınız bu mantıkta özel tarifler, kullanma şekilleri varsa benimle paylaşırsanız, buraya eklerim. Basit bilinen formuller yerine daha özgün kullanımlar arıyoruz, unutmayın! 

Beklentiyi tanımlamak…

Fırına giren adamın beklentisi çok nettir; ekmek almak. Belki kepekli mi normal mi, ya da çiçek mi somun mu diye düşünür ama beklenti nettir. Ekmek almak ve çıkmak. 

Aynı şekilde restoranlara giden insanların da beklentisi çok nettir; güzel bir yemek yemek. Bazen bu yemeği seçerler, bazen seçemezler ama beklenti nettir. 

Peki, biz reklamcıların, pazarlamacıların dünyasına döndüğümüzde, kapıdan giren müşterinin beklentisi net midir? Çoğunlukla hayır.

Bunun hemen farkına varamayanlar yüzünden bir çok kötü, orta kalite ya da banal işle karşılaşıyoruz. Çünkü ilk ve en doğru soruyu sormadan işe girişiyorlar; ‘Benden ne istiyorsun, beklentin ne?’ 

Çoğu zaman, - ne yazık ki- müşteri ne istediğini bilmiyordur, aynı bir restorana girerken ne yiyeceğinden emin olmadığı ama güzel birşeyler yemek istediğini bildiği gibi. 

İşte bizim işimiz tam burada başlıyor, markayı ve kesinlikle karşımızdaki marka yetkilisini, eğer o karar verici değilse karar vericinin beklentilerini, isteklerini, arzularını, zevklerini anlamak zorundayız. Ve bunu yaparken sadece marka için yapmamız yeterli olmadığı için yöneticileri de tanımak zorundayız, çünkü ne yazık ki gerçek ve mükemmel olmayan dünyamızda, bazen marka için doğru olanlar marka yöneticileri için doğru olmayacak. 

Beklentiyi anlamak bir sanat. Doğru soruları sormak, şeffaf olmak, güven vermek, riskleri doğru analiz etmek ve sonunda da gerekiyorsa sağlam durarak, müşteriyi yönlendirmek gerekiyor. İşin duygusal tarafında ise, karşınızdaki kişinin hırslarını, isteklerini ve hedeflerini, neyin marka için iyi olduğu kadar onun için de iyi olduğunu, sizin işinizi, alanınızı ne kadar anladığını ya da anlamaya çalıştığını tartmanız gerekiyor. 

'Doğruyu beraber bulalım'
'Sizce markanız ne söylemeli?'
'Bu proje ilgili çevrenizden ne duymak istiyorsunuz?'
'Ne kadar cesur olmak istiyorsunuz?'
'Hedefleriniz ne?'
'Daha önce neler yaptınız bu hedef doğrultusunda?'

Bu sorular ve benzerlerini sorarak, resmi netleştirmeniz gerekiyor. Sonra da en doğru yemeği, bir usta şef maharetiyle hazırlayıp sunmanız lazım.

Bunu ilk defa doğru yapıp, sonuç yarattığınızda artık elinizde çok güçlü bir silah var; güven. Güven inşaa edildikten sonra, gittikçe ikna etmek yerine beraber heyecanlanmak, beraber başarmak, yeni şeyler denemek konseptlerine odaklanmanız yeterli olacaktır. 

Çünkü çoğu zaman beklentilerin net olmamasının altında kişinin kendine ya da çevresine karşı duyduğu güvensizlik yatar. Bunu yönettiğiniz zaman başarı sizindir. 

1 2 3 4 5